ÂLİMLERİN ŞEHİTLERİNDEN, ŞEHİTLERİN ÂLİMLERİNDEN HOCAM BAYRAM ALİ ÖZTÜRK
04 Eylül 2023 1278

ÂLİMLERİN ŞEHİTLERİNDEN, ŞEHİTLERİN ÂLİMLERİNDEN HOCAM BAYRAM ALİ ÖZTÜRK (Rahimehullahu Teâlâ)
‘’Bayram hoca! Sen İstanbul’un güneşisin’’ (Mahmud Ustaosmanoğlu kuddise sırruhu)
Tarihe şerefler veren erler anılırken
Uçmakta gönül en yüce âlemlere yerden
Bir rayihanın feyzi sarar ruhu derinden
Geçmiş gibi cennetteki gül bahçelerinden… (Ali Ulvi Kurucu)
Onun ruhunun derinliğini şerh etmek, ruhlara derinlik şerha etmektir
Bir insanı tanımak için düşüncelerini, heyecanlarını, acılarını, sevinçlerini bilmemiz lazım hiç değilse. Büyük insanları anlatmak gerçekten zormuş; ilk önce onları anlayabilmek, ilim, irfan, hikmet, davanın, aşkın, amelin, şehadetin bütünleştiği bir hayatı, koca bir ruhu anlatmaya bu yazı pek cılız kalır. Zira o güzide insanın her yönü ayrı bir fasıldır.
İnsan olarak doğup büyüyenlerle, insanlığı büyütenler arasında farklar vardır, Müslüman olup kendilerini cennete ulaştıracak hayırlı işler yapanlarla, insanları cennette götürme gayreti içinde olanlar arasındaki bariz farklar gibi. Bir canla yaratıldıkları halde, binlerce can kadar heyecan, coşku ve gayretle mücadele edenlerin şanları asırlardır hep ayakta; bir hz. Ömer ki (radıyallahu anh) okunup anlaşıldıkça hala adalet dağıtmakta, yine hz. Ali (radıyallahu anh) asırlardır hikmetli sözleriyle yolumuzu aydınlatan ve bir Fatih Sultan Mehmet Han’dır (Allah ona rahmet etsin) yüzyıllardır fetihlere ilham veren… Daha yakınlardan nefesi gelenler var, henüz kulaklarımızda sedaları yankılanıyor ‘’ Allah’ın bahtiyar kulları, Osmanlının garip torunları’’
Hocamı ilk defa dinleyişim, şerefyap oluşum.
1992 yazı, İsmailağa (İsmail Efendi) camii, kürsüden davudî bir ses Mektubat-ı Rabbani okuyor; ‘’Allah’ın bahtiyar kulları, Osmanlının garip torunları’’. Aman Yarabbi! O kadar basit bir konu insanı nasıl böyle büyüleyebiliyor. Nurlu yüzlerde hakkı, hakikati dinlemenin süruru, gözler sevinçli. Daha yeni talebeyim, dinlediklerimin İslam adına neye tekabül ettiğinin künhüne henüz vakıf değilim, ama o büyük ruh, benliğimi iliklerime kadar sarsıyor.
İşte hocamı böyle bir sahne içinde tanıdım ve ona gönülden bağlandım.
Cânıma bir merhabâ sundu ezelden çeşmi yâr
Öyle mest oldum ki gayrın merhabâsını bilmedim.
Bir işrak klasiği: Mektubat-ı Rabbani ve Rabbani Bir Âlim
Elbette ki Avrupa’nın reçetelerini (bu ülkede) uygulamaya kalkmak büyük bir hamakat; ama hocaların söylediklerinden habersiz olmak daha büyük bir hamakat. (Cemil Meriç)
Bir zamanların vazgeçilmezi oluyor işrak vaktinin Mektubatları, tabii ki Mektubatla özdeşleşen ve artık hep o lakapla anılacak olan Mektubatçı Bayram hoca(m). Tasavvuf ince bir sır, ilahî bir nükte, derûni bir zevk. Tekke, tasavvuf ateşiyle parlatılan bir ocak ve bu ocakta ilim, irfan ve aşk aşı piştikçe, insanlığa yön veriyor. Günümüzde manasını yitirip, solup giden tekke mefhumuna sanki yeniden ruh üflüyor işrak Mektubatları. El-ba’su badel mevt gibi harf harf işleniyor hayatımıza Mektubat, tarikat ve İslam. Bazen yangın kulesindeki nöbetçi, bazen ummana demir alan geminin kılavuzu, bazen de şanlı Osmanlının sefiri Bayram hoca. Ve o anda biz tam anlamıyla biz olurduk, yani Osmanlı. Tarihin en büyük medeniyetine götürüyor bizi, şanlı Osmanlı medeniyetine. Onu dinlerken nerede ve hangi mevsimde olursanız olun, buram buram Osmanlı havası koklar, gönlümüz hasretle o günleri özlemiyle yanardı.
İlmin sesiydi bu, haysiyetin, şuurun sesi. Zirvelerle uçurumlar arasında bir köprü, büyük acıların ve ulvî ümitlerin buluştuğu bir devrin daha doğrusu bir medeniyetin elçisi. Muhteşem bir devrin şuuruydu, bir vazifesi de bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, insanlığa doğruyu göstermek. Zifiri karanlıkta çakılan kibrit, kuledeki nöbetçinin feryadı. Hakikati bulup, başkaları farklı düşünüyorlar diye onu haykırmaktan çekinmezdi.
Gayesi, insanımızı asıllarından, özünden ayıran, koparan bütün engelleri yıkmak, sesini toplumun bütün fertlerine duyurmak, şuurun, tarihin, ilmin sesini. Kendine has iman dolu belagatiyle kullandığı öyle bir ifade tarzı ki insanlığın uyuşan benliğine alevden bir mızrak gibi saplanıyor, tüm zerrelerini sarsıyor. Osmanlı- İslam medeniyetinden mahrum bir şekilde düşünmeye mecbur edilen dimağlarımızda geniş ufuklar açıyordu.
Tarih boyunca İslam âlimlerimizin can-ı gönülden taşıdıkları ilim emanetini, kendi sırası gelince uhdesinde taşımaya muvaffak olmuştur, elhamdü lillah. Dava adamının yeri davasının ateş hattıdır. Her dava adamı gibi meydanlara iner, hayırla şerrin savaşında safını alır.
O, bir yangın, bir aşk yangını, bir aşk yangınının feryadı: Gerçek heyecan imtihandan geçmiş heyecandır, ilk coşkunluklar boştur, aldatıcıdır. Duygunun asaleti, kuvvet ve isabetindedir. İnsanlığın ilim susuzluğunu gidermeye çalışan tecessüs asil, can çekişen bir toplumun acılarına ortak eden alâka insanca. Engin bir tecessüs, bilgi susuzluğuyla çağdaşlarına tarih, iman şuurunu aşılamak isteyen hoca, âlim, gönül adamı, Mektubatçı Bayram Hoca(m).
Selef-i salihinin kokusu alırdık sohbetlerinde, derslerinde, ‘’Selef-i salihin ilimlerinden önce takva ve zühdleriyle öne çıkarlardı.’’ Derdi. En cazip örnekleriyle hem de asıllarından bize ehlullahın hayatından nadide menkıbeler sunardı, örnek alıp sertaçı yapalım diye ve yeri gelince taşı tam gediğine koyar, konuyu ustaca şöyle bağlardı: ‘’ onun için, onun için, onun için…’’
Tasavvufun mü’mine kazandırmak istediği güzelliklerle ilk önce zatını süslemişti. Dünyalık peşinde değildi, kendini davasının hizmetine adamıştı. Bir keresinde şöyle buyurmuştu: ’’ İşime gelen yeri söyleyeceğim, işime gelmeyen yeri söylemeyeceğim, affedersin ama dinde zam yapma, tenzilat yapma, ıskonto yapma yetkisi bende mi? Din hassas hesap ve dengeler üzerine kurulmuştur.’’ Sadece Allah’ın (Celle Celaluhu) rızasını gözeten, başkalarını razı etmek gibi bir derdi olmayanlar ferdi ve toplumsal anlamda devrim yapabilir, hikmetine mahzar olmuştu ki, bu inceliği fark edemeyenler konuşmalarındaki bazı sert- vurucu üslubu anlayamamıştı.
Küçükle küçük, büyükle büyük olurdu, yanındakilerin haz duyacağı mevzûlardan -edeb-i Muhammedî dairesinde- dem vurmada ustaydı. Bildiği mevzûda bir sual sorun, saatlerce anlatsın hem de en latif tarzda. Üstadın bir sohbet adamı oluşu da, yazılı bir eser vermesine mâni olmuştur. Onun bir heyecan kasırgası halinde geçen ders veya sohbetlerinde bulunanlar, bu sözlerimin manasını daha iyi anlayacaklardır. Herhangi bir hocanın birkaç saatte tüketebileceği enerjiyi, hocam – mübalağasız- bir sohbette, bir dersinde harcardı. Bu durumu bazen ‘’Bir atımlık barutum var; onu da sohbete mi, talebeye mi ayırayım bilemedim?’’ diyerek dile getirirdi. Onun şüphesiz en büyük eseri yetiştirdiği talebeleridir. Bir ara kendileri rahatsız olunca Mektubat okuyamaz olmuştu, ne kadar müteessir olduk, içimize birdenbire bir yalnızlık, bir gariplik çökmüştü.
Doyumsuz işrak Mektubatları, zaten hangi sohbetinden doyarak çıkardık ki?
Serapa bir katrenin engin, coşkulu bir akarsuya kavuşup, kaynaşması
1997 yılı hac mevsimi sonrasıydı, Yüce Rabbim (c.c) lütfetti, hocam İsmailağa camiindeki ders halkasına bu âcizi de kabul buyurdu. Böylece hayatımın dönüm noktalarından bir yenisine kavuştum, kaynaştım.
Bir keresinde hocam, usul-u fıkıh dersinde ahkam-ı şer’iyye konusunu anlatırken o konu hakkında yazılmış müstakil bir eserden bahsetmişti – hocamın kitabiyyat bilgisi takdire şayan, diller destandı zaten- bende acizane meraklı olduğum ve o kitap da bende olmadığı için bahsettiği kitabı hocamdan ödünç istedim. Allahu Teala razı olsun beni kırmadı, kitabı getirdi. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra ‘’Orhan, bizim kitap yaşıyor mu?’’ diye sual ettiklerinde ‘’Hocam, sizin kitap hem yaşıyor hem yaşatıyor’’ cevabını verince üstadın gözlerinin içi gülmüştü, sevimli bir tebessüm üstadın pak ve nurlu çehresine ne kadar da yakışmıştı ya…
Eşi, benzeri yoktu; ilmi, irfanı toprağı dişleriyle, tırnaklarıyla kazarak yedi kat yerin dibinden çıkarırcasına kitaplardan, tarihin derinliklerinden söker, çıkarırdı. Engin çölün kumlarında altın zerreleri ararcasına gayretliydi. İlmiyle hiçbir zaman çağdışı kalmayan Bayram Hoca’mızın düstûru:
Sen çalış, sineye sığmaz deme âsâr-ı ulûm,
Bir küçük âyînede aks-i semâ zahir olur
manzumesinde toplanmış gibiydi. Talebesini irşad için katlanmayacağı fedakârlık yoktu; dar düşünen zihinleri yumuşatıp, onları uyanan zekâlarıyla kendisine bağlardı. Yüksek sesle, heyecanlı bir ders anlatış ve öğretiş tarzı vardı. Ufku açık, gönlü genişti, hâliyle, kâliyle heyecan doluydu.
Bir konuyu incelemeye başladığı zaman, o konu hakkında ulaşabileceği bütün malumatı yoklar, kılı kırk yaran tahlillerden geçirir, eler, süzer, yoğurur, pişirir, hazır lokma olarak bizlere sunardı. Gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bilgiydi onun için.
Üstadın takdiri de tekdiri de yerinde ve hoştu. Her hali ve hareketinde bir anlam bir incelik sezilirdi. Bir keresinde yatsı namazını beraber kılmış, yolda yürüyoruz; karşıdan hiç tanımadığı bir adam geliyor, adama selam verip ‘’ Senin ne güzel kazağın var ya’’ diyerek söze girdi ve Allah (c.c) adına vermek istediği mesajı hiç tanımadığı o kişiye bir yolunu bulup, güzelce verdi. O zat yanımızdan memnun olarak ayrılınca bana döndü ve ‘’ İşte, bir hoca hiç tanımadığı birine de Allah adına bir şeyler vermeyi becerebilecek’’ buyurmuştu.
Bitip tükenmek bilmeyen kitap sevgisiyle coşardı, kitaplar asûde bir limanı, has bahçesiydi kütüphanesi. Meçhule açılan bir kapıdır hocamın kitapları, meçhule yani esrara aynı zamanda sonsuzluğa. Ayaklı kütüphane lakabının hakkını çoktan vermişti bile.
Peygamberler Sultanı’na – Salllallahu aleyhi ve selem- olan aşkı, âşıklar divanının şeref sayfalarında yazılıdır, bu aşkını şöyle dile getirirdi : ‘’Bin canım olsa hepsi Muhammed Mustafa’nın –Sallallahu Teala aleyhi ve selem- yoluna kurban olsun.’’
Pirimiz, sulatınımız, üstadımız Mahmud Efendi Hazretleri –kuddise sırruhu- anıldığı vakit, ona karşı gönlünden gözlerine taşan nur-ı takdir ve tebcili asla unutamam.
Bir Pazar sabahıydı, mutad Pazar sohbeti bitmiş, İsamailağa Camiindeki dershanemizde –şimdilerde vakıf idaresi olarak kullanılan oda- hocamla ikimiz oturuyoruz, o dönemde hocam pazarları ders olarak Mektubat okuyor. Ders saati henüz gelmemiş, diğer talebe arkadaşların gelmesini bekliyoruz, hocam bir yandan o gün okuyacağı mektuba bakıyor. Tam o sırada dışarıdan acayip bir gürültü gelmeye başladı, hiç alışık olmadığımız anormal bir hengâme kopuyor. Ben hemen ne oluyor diye dershane kapısına fırladım, kapıyı açınca o zamanlar vakfın santralinde görevli İbrahim isimli bir arkadaş şok olmuş bir halde ‘’Hocam, hocam Hızır Efendi’yi vurdular’’ diye bir şey söylüyor sanki ne söylediğini bilmez bir halde. ‘’ Hocam, siz burada durun ben ne olup bitiğine bakıp geleyim’’ dedim ama hocam elinin tersiyle beni kenara itti ve o önde ben arkada merdivenlerden camiinin üst katına fırladık, ben hala ne olduğunu anlamış değildim tâ ki rahmetli Hızır Efendiyi yüzükoyun yerde kanlar içinde yatarken görünceye kadar. Henüz yaşıyor ama herkes şok olmuş, hocam hemen yanına vardı, Hızır Efendi’nin etrafındakileri açtı, hemen ambulans çağırttı. Bir şehide ilk yardım yine –ikbalde- bir şehidin eliyle olmuştu.
Anlatıldığına göre -fakir o zamanlar Mısır’daydı- Bayram hocam şehadete ermeden önce rahmetli Hızır Efendi’yi rüyasında görmüş, ona kendisini beklediklerini söylemişti. Rabbim ikisine de gani gani rahmet etsin. Rahmetli Hızır Efendi’nin şehadetinin akabinde sıranın kendisine geldiğini aşikâr söylüyordu, yani şehadet şerbetine daha 8 yıl varken şehadet mertebesine nail olacağını biliyordu. O zamanlar bazıları bunu tuhaf karşılarken, o bu durumda bir adım bile geri atmamış bilakis daha bir aşkla, şevkle davasına sarılmış, Yüce Mevla’sı da onu yalancı çıkarmamıştır. Asıl önemli olan budur, onun bunun ne dediği değil. هنيئا للشهيدين الجنة Cennet o kutlu iki şehidimize helal, hoş olsun.
Bütün hayatı vermekle geçti, ilmini, gönlünü, zamanını; Ümmette yaşadı, Ümmeti için yaşadı.
İlim Yolculuğu, Hicran ve Gurbet
Zamanın şartlarından dolayı 1999 senesinde ilmi hayatımı Şam’da devam etmek üzere hocamın müsaadesini aldım. Şam’dan İstanbul’a gelip gittikçe hocamı ziyaret ediyor, ellerini öpüyor, o eşsiz tavsiye ve nasihatleriyle payidar oluyordum. Hemen her karşılaştığımızda sağlık durumumu, müzmin rahatsızlığımı sorar, bilgi alırdı. Hocamın benimle böyle yakından ilgilenmesi benim için anlatılmaz bir duyguydu. Kendisinde hangi kitabın olmadığını bilemediğim için Şam’dan hocama yayınevlerinin kitap kataloglarını getirirdim, onları alıp bir tutuşu vardı ki ‘’ Hikmet, mü’minin yitiğidir, nerede bulursa almaya en layık olandır.’’ Hadis-i şerifini hatırlatırdı. Hangi ilimleri okuduğumu mutlaka sorar, zat-ı alîlerinin ilim tahsilinde çizdiği istikamette yürüdüğümü görünce, gözleri sevinçten parlardı.
Yeri gelmişken mânidar bir hatırayı da burada anlatmadan geçemeyeceğim; Mısır’da okuduğum yıllarda fakirden, İbni Yakub’un –rahimehullah- Eşreful Mekasıd fi Şerhul Mekasıd isimli eseri bulmamı istemiş, gerekirse Mısır’da ikamet ettiğim Kahire’ye uzak olan İskenderiye şehrine kadar gitmemi, tüm yol masraflarını bizzat karşılayacağını söylemişti. Aynen dediği gibi yaptım fakat istediği kitap İskenderiye’de de bulunmuyordu. Aradan belli zaman geçtikten sonra yine bir karşılaşmamızda aradığı o kitabın Tunus’ta bir kütüphanede olduğunu öğrenmiş, bana gerekli bilgileri yazıp vermişti. Tunus’taki kitaba henüz ulaşamadan şehadete nail olmuş, kitap hakkında yazdığı kâğıt bende kalmıştı. Şehadetinden aylar sonra, rüyamda beyaz sarık ve beyaz cüppesiyle bana sitem ederek ‘’ Orhan! Nerde bizim kitap?’’ diyordu. O rüya bu günkü gibi hala hatırımda. Hocama sözümdür, o kitabı bulup yadigâr kütüphanesine koyacağım inşallah. İşte, üstadın kitap aşkı böyle bir şeydi.
Hocamla en son 2005 yılı Ramazan ayında görüştük, teravihten sonra evine davet etti, gittik, bir hazine değerindeki paha biçilmez kütüphanesini gezdirdi, kitaplardan bahsetti her zaman olduğu gibi, uzun uzun sohbet ettik, , dertleştik. Fakire, bir ilim talebesinin hangi ilimleri tahsil etmesi gerektiği hakkında kendi el yazısıyla bir nasihat yazdı, şehadete nail olunca o nasihati artık bir vasiyeti olarak telakki ettim. O yazıyı hala gözüm gibi saklarım. Makaleye ek olarak konan Arapça el yazması, bizzat hocama aiddir. Aynı günlerde Mısır’a dönmeden önce fakiri yanına çağırdı ve ‘’Al bunu, yol harçlığı yaparsın’’ diye yüklü bir meblağı ihsan buyurdu. Ondan sonra bir daha görüşmek nasip olmadı.
Hocam, bu fakir sizin hem en vefakâr hem de en vefasız talebenizdir biliyor musunuz? Sizin hatıranız yaşasın diye kara kışta ailece ortada kalmayı göze alabilen ama sizi geçip de sizin işaret ettiklerinize ulaşamayan, ‘Ya leyteni’ de kaldım hâsılı.
Gösterdiği yol ve tuttuğu ışık dolayısıyla, kendisine daha neler ve neler borçlu olduğumu sıralamanın yazıya şahsi bir hava vereceğinden çekindiğim için aramızdan ayrılmasıyla yetim, öksüz, garip kaldığımı belirtmekle yetineceğim. Ayrıca, bu yazı benden kısa ve dar bir zamanda istendiği için üzerinde yeteri kadar çalışamamanın ezikliğini de hissediyorum.
Bu kubbede hoş bir seda bıraktı
Hayatını hakikat uğruna feda ederek gelecek nesillerin destanlarına bir zafer ve fedakârlık abidesi hakiki bir mücahiddi.
Ve nice büyük izler bırakır arkasında…
Hz. Sa’d b. Muaz (radıyallahu anh) Benî Kurayza’dan döndükten sonra gazâ esnasında aldığı yarası patlar, durum Peygamber Efendimiz’e –Sallallahu Teala aleyhi ve selem- haber verilince onu yanına gider ve hz. Sa’d b. Muaz’ın (radıyallahu anh) başını dizine/ kucağına alarak şöyle dua eder: ‘’ Allahım’ Sa’d, senin yolunda cihad etti, Rasülünü tasdik etti, üzerine düşeni hakkıyla yerine getirdi. Ruhları kabul ettiğin en güzel şekilde onun ruhunu kabul buyur.’’[1] Ey Yüce Rabbimiz! Bayram hocamız da öyle, Bayram hocamızı da öyle. Cennette Rasul-i Zişan’ın -Sallallahu Teâlâ aleyhi ve selem- dizlerine başını sen de koyasın hocam (Âmin).
Mektubatçı Bayram Ali hocamın bizzat el yazısıyla yazdığı nasihat:

Türkçesi: İmam Ragıb el-Esfihani (Rahimehullahu Teâlâ), ez-Zeria ila Mekarimi-ş Şeria adlı eserinde şöyle der: Aklî ilimlerde mahareti, becerisi, bilgisi olmayanlar, nebevî/ nakli (şer’î) ilimleri idrak etmekte elbette eksik kalacaklardır. Zira aklî ilimler ilaç gibidir, şifa verir. Şer’î/ nakli ilimler ise gıdaya benzer, sağlığı korur, besler. Buna göre, cehalet hastalığına dûçar olan bir hastanın ilk yapması gereken, aklî ilimleri öğrenmektir ta ki cehalet hastalığından kurtulsun ve ilmi bir kabiliyet elde etsin.
Ondan sonra, sıhhatini korumak için gıda mesabesinde olan şer’î/ nakli ilimleri tahsil etmeye çalışsın. Ve sağlam bir ilmi kabiliyetle maneviyattan da istifade etmeye gayret etsin.
Bayram Hocama Talebe Olmakla Şerefyab Olan Orhan Gazi Yüksel
[1] – Fadailus Sahabe, Ahmed b. Hanbel, 2/ 1037, Darul İbni Cevzi, 1999, Cidde