“Son Şeyh” Söylemi/ İddiası Tutar(lı) mı? Hakkında Bir Soru (1)

23 Kasım 2025 450

“Son Şeyh” Söylemi/ İddiası Tutar(lı) mı? Hakkında Bir Soru (1)

“Son Şeyh” Söylemi/ İddiası Tutar(lı) mı? başlıklı yazılarımızla ilgili şöyle bir soru soruluyor: “Bu günlerde bazı kişiler “Nasıl ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem son peygamberse Mahmud (Ustaosmanoğlu) Efendi hazretleri de son şeyhtir.” Diyorlar, böyle bir iddia ve söylemin şeriat ölçülerine ve Nakşibendi tarikatı usül, gelenek ve teamüllerine göre yeri nedir?

 Cevap: ”Nasip neyse o olur” buyurdu Mahmud (Ustaosmanoğlu) Efendi kuddise sırruhu hastanede 2007 senesinde. “Son Şeyh” söylemi/ iddiası sıradan basit bir iddia olmayıp tam aksine sonuçları itibariyle tarikatta pek çok bidate yol açabilecek kadar içinde tehlikeler barındıran çok sıkıntılı ve sakıncalı bir söylemdir. Bundan dolayı bu iddiaya pek çok yönden cevap verilmesi gerekiyor; bu cevaplardan bazıları şunlardır:

1- Nakşibendi- Mücedddidi- Halidi silsilesinin en son şeyhini tayin etmek, ”bundan sonra kıyamete kadar başka şeyh gelmeyecek” diyerek en son- nihai halkayı belirlemek aynı zamanda tasavvuf tarihi özelinde ve İslam tarihi genelinde çok önemli bir dönüm noktasını belirlemek, tayin etmek demektir. Farklı tasavvuf meşreplerinin/ tarikatların kendi tarihi süreçlerini belirli nitelemeler, birtakım vasıflandırmalar üzerinden ayrıştırdıkları, tarikatın oluşumu ve gelişimini bazı safhalara ayırdıkları bilinmektedir. Hacegân olarak Şah-ı Nakşibend’ e (kuddise sırruhu) kadar gelen yolun ondan sonra birtakım kurumsal düzenlemelerle artık ”Nakşibendilik” ismini alarak yoluna devam etmesi gibi. Böyle bir dönüm noktasının birtakım temel özellikleri ve süreci meydana getiren birtakım bariz karakteristik vasıf ve etkileri vardır ki, bunlardan dolayı bu süreç aktif olarak işlemiş ve tahakkuk etmiştir. Tarikatta bazı değişiklikler yapılmış ve bu değişiklikler müridâna öğretilmiş, herkese aşikâr duyurulmuş, bildirilmiş ve ilan edilmiştir, gizli- kapaklı yapılmamıştır.

Nakşibendilikte “kelimat-ı kudsiyye” olarak bilinen ve tarikatın esaslarını oluşturan 11 esas Yusuf el-Hemadani (kuddise sırruhu) ile başladığı kabul edilen ve zamanla gelişimini tamamlamış ve tarikattaki yerini almıştır.[1] Aynı durum Nakşibendiliğe yeni bir soluk katan İmam-ı Rabbani (kuddise sırruhu) için de geçerlidir, ondan sonra yoluna Müceddidiyye kolu olarak devam edecek olan yolun yapısında birtakım kurumsal düzenlemeler yapılarak yeni haliyle tasavvuf ilminde, İslam tarihinde yerini almıştır. Bu dönüm noktasını da oluşturan kendine özgü birtakım bariz özellikler ve öğretiler vardır ve bütün bunlar herkese ilan edilmiştir. İmam-ı Rabbani hz.leri bu öğretileri müridâna defalarca anlatmış, öğretmiş, mektuplarında uzun uzun anlatmıştır.

Bütün bu saydıklarımız muteber Nakşi kaynaklarında, gelenek, müktesebat ve teamüllerinde yerini almıştır. Bu süreçlerin nasıl işlediği, nelerin nasıl ve niçin yapıldığı hakkındaki geniş tafsilatlı önemli ve kritik bilgiler hakkında tasavvuf külliyatı yeterince malumata haizdir. Yine aynı şekilde rabıtanın bir öğreti olarak Nakşibendilik içerisinde neşvünema bulması da bu şekilde gerçekleşmiştir. Tarikatta bu gibi temel kurumsal düzenleme ve değişiklikleri icra etmeye yetkili olan meşayıh-ı kiram söz konusu düzenlemeler hakkında defalarca bilgi vermişler, müridâna öğretmişler, yeri geldiğinde bunları yazıya dökerek zapturapt altına almışlardır. Durum, ahval ve yerine göre de ilgili konular hakkında risaleler yazmışlardır. Halid-i Bağdadi hz.lerinin (kuddise sırruhu) rabıta hakkındaki risalesi buna bir örnektir. Tarikatın usullerini oluşturan bütün bu teamül ve gelenekler aşikâr olarak dile getirilmiş ve herkese açıkça ilan edilmiş ve tarikatın temel kaynaklarında yerini almıştır. Bu sağlam ve muteber kaynaklar orijinal halleriyle bozulmadan günümüze kadar gelmiştir, elhamdülillah. Tarikatın çerçevesini, sınırlarını ve mahiyetini belirleyen, öğreti, usül ve esasları hakkında güvenilir, doğru bilgiler ancak bu kaynaklar yoluyla bilinebilir. Onun için bir Halidi tekkesi olan İsmailağa’ da uzun yıllardır her sabah Mektubat-ı Rabbani, Risale-i Kudsiyye ve Risale-i Halidiyye okunması bir gelenek haline gelmiştir ve hala devam etmektedir. Bu temel kaynakların verdiği bilgiler doğrultusunda hareket etmek tarikatın aslını, özünü korumaktır. Tarikatın esasları olan gelenek ve teamülleri değiştirmeden, bozmadan korumak gerçek anlamda tarikatı muhafaza etmektir. Tarikatta yegâne söz sahibi olan meşayıhın beyanlarına göre hareket etmek tarikata intisap etmenin -olmazsa olmaz- lüzumudur, en temel gereğidir.

Tarikatın nasıl bir yapı olduğu hakkında bize sağlam ve güvenilir bilgiler veren gelenek, teamül ve usullere göre tarikatı anlarsak doğru-dürüst anlamış oluruz ki bu bilgilere göre anlamak en doğru anlayıştır. Bu sağlam ve güvenilir bilgiler varken onları bir tarafa bırakmak veya göz ardı ederek tarikatı kendi kafasına- şahsi anlayışına göre (indî) anlamaya çalışmak beyhudedir. Yüzlerce yıldır bu şekilde devam eden bu geleneğin değiştiği hakkında Efendi hz.lerinin sağlığında-hayatında ne sözlü ne de yazılı hiçbir beyanı ve açıklaması olmamıştır. O hayattayken ”son şeyhlik” hakkında ondan herhangi bir söz duyan olmadığı gibi böyle bir şey hiçbir şekilde dillendirilmemiştir. Zira Efendi hz.leri kendisinden önceki gelenek, teamül, esas ve usullere çok sadık kalmakla yetinmemiş onları korumak için azami gayret sarfetmiştir. Ayrıca 24 Haziran 2022 Cuma günü kılınan cenaze namazından sonra herkesin önünde yerine Hasan Kılıç Efendiyi (kuddise sırruhu) bıraktığı açıklaması da yapılmıştı. Nakşibendi- Mücedddidi- Halidi silsilesinin en son şeyhini tayin etmek, ”bundan sonra şeyh olmayacak” gibi çok önemli bir dönüm noktasını belirleyen tarikatın yetkili ağzından duyulan, işitilen bir beyandan o güne kadar bahseden olmamıştı.

Peki, durum buysa o zaman Mahmud Efendi hz.leri (kuddise sırruhu) yerine kimseyi şeyh olarak bırakmadı, iddiasının, söyleminin durumu nedir?

Meşhur 2007 Hastane Videosu

Devam edecek inşallah

[1] – Kelimât-ı Kudsiyye: On bir Farsça terkipten oluşan Kelimât-ı Kudsiyye hakkında kaynaklarda farklı bilgiler vardır. Hâcegân ve Nakşibendiyye’nin en temel kaynaklarından olan Reşahat’ ta 11 esasın da Abdülhâlık Gücdüvânî kuddise sırruhu tarafından belirlendiği zikredilir. Genel görüş ise sekiz esasın (hûş der-dem, nazar ber-kadem, sefer der-vatan, halvet der-encümen, yâd-kerd, bâz-geşt, nigâh-dâşt, yâd-dâşt) Abdülhâlık Gücdüvânî hazretleri tarafından, diğer üç esasın da (vukûf-ı zamânî, vukûf-ı kalbî, vukûf-ı adedî) Şâh-ı Nakşibend kuddise sırruhu tarafından tayin edildiğidir. Başka bir görüşe göre de bu ilkelerin sekiz tanesi Abdülhâlik Gucdüvânî’ ye atfedilmekle birlikte, ilk dördü Yûsuf Hemedânî tarafından oluşturulmuştur. Vukûfât-ı selâse denilen ve Abdülhâlik Gucdüvânî’nin zikir anlayışını ortaya koyan ilkeler ise Bahâeddin Nakşibend tarafından tertip edilmiştir.

Kelimât-ı Kudsiyye’ye dair bazı eserler kaleme alınmıştır. Ayrıca Reşahat’tan itibaren bütün Nakşibendiyye kaynaklarında bu esaslar geniş olarak izah edilmiştir. Bu kitaplardan bazıları şunlardır: Reşahât, Mektubat- Rabbânî, Mergûbü’s-Sâlikîn (Gazzîzâde Abdüllatîf), Risâle (Alîmullah Lahorî), Risale-i Halidiyye,  Behcetü’s-Seniyye,  Hadâiku’l-Verdiyye, Âdâb (Şeyh Fethullah Verkanî),  Riyâzu’t-Tasavvufiyye, Seyyid Abdülhakim Arvasî kuddise sırruhu. Bu 11 esasın manzum şerhi olan Nazm-ı Celî isimli risale Şükri Ali İbn Süleyman Nevşehrî tarafından mesnevî nazım şekliyle telif edilmiştir, Nazm-ı Celî’nin şu ana kadar ulaşılabilen tek nüshası Diyanet İşleri Başkanlığı Yazma Eserler Kütüphanesi’nde 006816/8 numarada kayıtlıdır. Osmanlıca olan bu eser 521 beyittir.

 

Yorum Alanı