Deizm’e Cevaplar- Sorular (1) Deizm’in Yaratıcı (Tanrı) Tasavvuru/ Anlayışındaki Çıkmazlar 1
10 Ekim 2019 3420

“İyi biliniz ki yaratma ve emir (yönetme- idare ve hüküm koyma) Allah’a mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (A’raf, 54)
Deizm nedir? “Deizm” Latince’de “Tanrı” anlamına gelen “deus” kelimesinden türetilmiş olup, Grekçe’de yine “Tanrı” anlamındaki “theost”tan gelen “teizm” terimiyle aynı sözlük anlamına sahiptir. 16. yüzyıldan itibaren Hristiyan dünyasında başlayan felsefî ve dini tartışmalarla birlikte “teizm” terimi Hristiyan Ortodoks inançları savunanlar için, “deizm” ise geleneksel Hristiyan inançlardan sapanlar için kullanılmaya başlanmıştır.[1]
Deizm: kâinatı yaratan bir tanrının varlığına inanmaktır,
yetkin bir varlık olarak kabul edilen tanrının varlığına duyulan inanç,
yaratancılık demektir. Aynı zamanda semavi dine, vahiy/ peygamber vasıtasıyla
gelen dine, peygamberliğe, kutsal kitaplara karşı çıkmak, inkar etmek demektir. Tarihi süreç içinde deizm anlayışları
birçok değişime uğramıştır.
Tanrı:
Deizm, tengricilik vb.
düşüncelerdeki yaratıcı, olağanüstü güce sahip olduğuna inanılan şey(ler)e
çeşitli isimler verilmiştir. Bu tür bir tanrı inancı İslam’daki ilah inancından
çok farklı olduğu için biz bunları ifade etmek için “tanrı” kelimesini
kullanmayı daha uygun gördük. Ayrıca günümüzde kullanılan “Deizm’in Allah
inancı” gibi tabirlerin yanlış olduğunu vurgulamak isteriz.Zira deizmde sözü edilen tanrı,
esasında dinin tanrısı ya da din gönderen tanrı değil, sadece akıl ile idrak
edilen bir tanrıdır. Ancak deizmi temsil edenler arasında tanrıya olan
inançlarının yanı sıra peygamberlere ve ahirete dair inançlarının da olduğunu
söyleyen ılımlı deistlerin varlıklarından ve hatta dindarlıklarından söz
edildiği vakidir. Aklın ortaya koyduğu “tabii din” vurgusu yapılarak hem
Hristiyan hem de deist olarak anılan Immanuel Kant (1724- 1804) bunun bir
örneği olarak gösterilir.
Deizm hakkında ilk bilinmesi gereken şey, deizmin
tek tip bir anlayış/ görüş olmadığıdır. Deizmin pek çok farklı anlayış
şekilleri vardır. Mesela, deizm hakkında eleştiriler yazan Samuel Clarke (1675-
1729) birbirinden farklı dört grup deistten bahsetmektedir: İlk grup; ezelî, sonsuz, özgür,
akıllı bir varlık olarak dünyayı yaratan, otomatik bir saat gibi kuran ve
idaresini üstlenen ama dünyayla irtibatı olmayan, içinde olup bitenle
ilgilenmeyen bir tanrıya inanmaktadır.
İkinci grup; Tanrının
evrenle ilgilendiğini ama bu ilginin içinde ahlaka yer olmadığını kabul
etmektedir. Bu gruba göre, dua eden ve duası kabul olmayan bir adamın bilmesi
gereken, tanrının iradesi alttan gelen böyle bir talebe uyarak yön değiştiren
bir irade değildir. Tanrının iradesi doğrudan kozmik olaylara tekabül eder, tek
tek kişilerin arzu ve isteklerinin nesnesi değildir. İnsanlara göre ahlaki olan
bir davranış tanrının katında nötrdür. Onun katında ahlak
tanımlaması yoktur.
Üçüncü grup; tanrının ahlaki sıfatlarını kabul
ederler ama insan ruhunun ölümsüzlüğünü ve ahlaki terimlerin tanrı ve insanlar
arasında bir işlevselliğe sahip olduğunu reddederler.
Dördüncü grup; bazı deistler bütün doğru dinî ve
ahlaki doktrinleri kabul etmekle birlikte, bunu genel bir kategori olarak
vahyin verebileceğini bunun için özellikle ve sadece Hristiyan vahyine ihtiyaç olmadığını
söylerler.
Deizmin kendi içinde birbirinden bu kadar farklı -deizm-
anlayışın olması bile deizmin baştan aşağı yanlış bir akım olduğunu ispat etmeye
yeterlidir.
Deistlerin
deizm hakkındaki yazıları incelendiğinde neredeyse tamamına yakınının
düşüncelerini sistemli ve belirli başlıklar altında değil, dağınık bir şekilde
ifade ettikleri görülür. Şöyle ki, deistler çalışmalarını ‘Tanrı inancımız;
Tanrı’nın evren ve insan ile münasebetleri; Peygamberliğe bakışımız ve vahyi
inkar nedenlerimiz’ şeklinde vb. başlıklar altında ele alarak ortaya
koymamışlardır. Bu sebeple deist yazarların tanrı/ yaratıcı ile alakalı
konulardaki görüşlerinin çoğunlukla satır aralarından yakalanmıştır ve genel
üslup açısından bazı deistlerin tam olarak hangi inanç üzerinde olduklarının
belirlenmesi de kolay değildir.
Deizm’de Tanrı İnancı:
Tanrı:
Doğadaki tasarım ve kanunların kaynağı olan evrensel yaratma gücüdür.[2]
“Biz Deistler, dinlerin tanrılarına değil, evreni yaratan tanrı’ya inanırız.”[3]
Deizmi nev-i şahsına münhasır kılan temel unsur tanrı inancı, tasavvurudur. Deizm, tanrı’nın evrenle ilişkisi olmadığını savunur. Ama yine o tanrı, evrenden sorumludur. Ancak bu sorumluluğun ne olduğunu anlatan, sınırlarını belirleyen ya da bize bildiren ilahi bir buyruk, kutsal bir kitap ya da tanrı elçisi bir peygamberi kabul etmez. Tanrı vardır, demekle ateizmin berisindedir. Tanrı vardır ancak, gönderdiği herhangi bir din ya da elçisi yoktur, bu nedenle insanın yakarmaları ve ona bağladığı umutları yanıltıcıdır, yararsızdır demekle de semavi dinin ötesindedir. Deistlerinin öncü isimlerinden kabul edilen Thomas Paine (ö.1809) şöyle diyor: “Tek tanrı’ya inanırım, başka bir şeye değil; bu yaşamdan sonra da mutluluk olmasını umut ederim. Yahudiliğin, Katolikliğin, Ortodoksluğun, Müslümanlığın, Protestanlığın ve bildiğim tüm din kurumlarının öğretilerine inanmıyorum. Benim din kurumum aklımdır.”[4]
Deizmin tanrı
inancında pek çok belirsizlikler vardır. Bu belirsizlikler, deistlerin kendi
içlerinde de birbirleriyle çelişen yaklaşımlarda bulunmalarını beraberinde
getirmiştir. En başta hemen hemen bütün deistlerin “her şeye gücü yeten, eşsiz
ve yaratıcı tanrı” anlayışına sahip oldukları ve semavi din(ler)in pek çok iddiasının
tanrıya karşı saygısızlık olduğunu savundukları görülmektedir. Ancak tanrının
gerek âlem gerek insanla olan ilişkisi ve günlük hayattaki fonksiyonu konularında
birtakım belirsizlikler görülmektedir. Misal olarak tanrı, insanların günlük
hayatları, ihtiyaç ve duaları ile ilgilenen bir tanrı mıdır? Bazı deistler
açısından bu sorunun cevabı “evet” iken, diğer bir kısım için bu soru
gündeme alınmamaktadır.
Tanrının
alemin yaratıcısı ve yöneticisi olduğunun söylenmesine rağmen, bu yönetimin ne
şekilde olduğunun tam olarak açıklanamamasından dolayı bu noktadaki belirsizlikler
hala devam ede gelmektedir.
1- Deizm diyor ki: “Tanrı alemi yarattı, zemberekli mükemmel bir saat gibi kozmik bir sistem olarak kurdu ve bir kenara çekildi, artık aleme hiç müdahale etmiyor, zira tanrı aşkındır.” “Tanrı yapacağının en iyisini yapmıştır ki o da ‘kozmik sistem’ dir; onu öyle mükemmel yaratmıştır ki dilerse kıyamete kadar ona müdahale etmez, kainat varlığını devam ettirir.” Bazı deistler “evrenin tanrıya mutlak bağlılığı vardır.” Örneğin John Toland ve Anthony Collins gibi deistlere göre “evren, tanrı tarafından yaratılan ve aktif olan maddenin hareketiyle meydana gelmiş ve tanrı’nın kudreti sayesinde bu aktif madde harici bir etkiye ihtiyaç duymaksızın evrenin devamını sağlamaya yeterli kılınmıştır.”[5]
Cevap 1: Alemin yaratılışından itibaren doğa yasaları ile işlediğinin söylenmesi,
tanrı ile doğa yasaları arasında nasıl bir ilişki bulunduğunun yeterli bir
açıklaması olamamaktadır. Yani, tanrının aleme müdahale etmediği açık
bir biçimde ifade edilirse, o zaman tanrı ile alem ve insan
arasındaki ilişkinin ne şekilde olduğu da deistler tarafından net olarak ifade edilerek delilleriyle ispat edilmesi gerekir. Ayrıca tabiat olaylarının kendi kendini yinelemesi meselesi ve tabiat yasalarının zorunlu mudur, değil midir? Tartışması ortaya çıkmış olur ki bu tartışmalar insanlık tarihinde hep ola gelmiş fakat insanoğlu bunlara -ilahi vahiy/ bilgi olmadan- kendilerince bir çözüm bulamamışlardır. Eğer “tabiat yasaları zorunludur” denilirse ortaya çıkacak birtakım problemler, cevaplanması gereken sorular vardır; şöyle ki “Evren, sürekli tanrının müdahalesini gerektiren pasif bir maddeden mi ibarettir? Yoksa kendi sonuçlarını doğurabilecek aktif bir maddeden mi oluşmuştur?” sorusuna deizmin tutarlı- makul ve delillerle ispatlanmış, doğrulanmış cevap(lar) vermesi gerekir. Ayrıca deprem, sel, yanardağ patlaması, hortum, fırtına, toprak kayması, tsunami gibi doğal afetleri deizm nasıl izah ediyor? Bunlarda tanrının rolü var mıdır? Yok mudur? Eğer varsa, o zaman deizmin “Tanrı kendi koyduğu kuralları ihlal etmez” görüşü çürütülmüş olur. Şayet tanrının herhangi bir rolü yoksa o zaman tanrınızın yarattığı kozmik sistem/ kainatın düzeninde hata var demektir ve bu durum yaratıcınızın eksikliğini, kusurunu gösterir. Her iki durum da deizm için birer çıkmazdır.
“Tabiat
kanunları zorunlu değildir” denilirse de yine ortaya çıkacak bazı problemler
vardır ki, bu durumda deizm “evren mükemmel bir şekilde yaratılmıştır, tanrı
artık ona hiçbir şekilde müdahale etmiyor ve peygamber ve din göndermiyor”
şeklindeki kendi iddiasını çürütmüş olur.
Oysa İslam dini bunların hepsine “esbab/ sebepler alemi” demektedir, gerçek müsebbip ise bütün sebepleri yaratan Yüce Allah’tır. Kur’an-ı Kerim kainatta kendi kendini yineleyen mutlak bir mekanizma olmadığını belirtse de bir nizamın varlığından söz etmektedir. Evet, kâinat muayyen kanunlara göre işlemektedir, ancak tabi ki bu işleyiş Allah’tan asla bağımsız değildir. O, dilediği takdirde mevcut düzeni bozmaya da güç yetirir.[6]
İslam’daki bu “sebepler âlemi” ne demektir?
Kısaca izah edelim: Her olayın doğrudan veya dolaylı bir sebebi bulunduğunu var
sayan bu sebebiyet (illiyet) ilkesi, Allah’ın bütün kâinatı yaratıp yönetmesiyle
alakalıdır. Sebebiyet (illiyet) meselesinin,
İslâm tarihinde genel olarak kelam uleması arasında ittifak edilen bir ilke
olduğu öncelikle belirtilmelidir. Kelam ulemasına göre “her hadise/ olay bir
sebebin sonucudur” önerme(kaziye)si kesin bir ilkedir. Zira insan aklının “olayları
sebeplere bağlama/ ilişkilendirme” fikrine doğal olarak yatkın olması inkâr
edilemez bir gerçektir. Bu durum, sebebiyet ilkesinin hem zihnî bir kategori
hem de dış dünyada var olan bir ilke olduğunun delilidir. Ayrıca kelamcılara
göre hem aklın bir faaliyeti hem de ilmî araştırmaların gayesi “hadiselerin/
olayların sebeplerine ulaşmaya çalışmak”tan ibaret olup, fizik veya metafizik alanda
sebep fikrinin inkârı ilmî araştırmaların imkânsız hale gelmesi demektir.
Kelam ilminde olayların fizikî sebepleri söz
konusu olaylarının “yakın sebepleri” olarak kabul edilmiş ve yalnızca fiziki
alana indirgenmiştir. Metafizik sahaya geçildiğinde ise bütün tabii sebepler
zinciri tek ve ilk sebep (el-illetü’l-ûlâ) olan Allah Teala’da son bulmakta ve
görünürdeki aktif konumlarını kaybederek pasif birer eser hüviyetine
bürünmektedirler. Allah’ın hakiki sebepleri yaratıcı oluşuna nazaran bunlara
ancak “mecazen fâil-sebep” denilebileceği sık sık vurgulanır. Kelam uleması
arasında illet ve sebep kavramlarının bazen aynı anlamda kullanılmıştır.
Devam edecek inşallah
[1] – Hüsameddin Erdem, Deizm, DİA, c. 9, s. 109.
[2] – http://www.deism.com/deismturkish.htm
[3] – Deizm Derneği Kuruluş Bildirgesi, 01. 10. 2018,
İstanbul; http://www.deizmdernegi.org/
[4] – Thomas Paine, Akıl Çağı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, trcm: A. İhsan Dalgıç, 2013), s.
3- 4.
[5] http://www.deism.com/deismturkish.htm
[6] – Furkan 25/45-46; Kasas 28/71-72; Şuara 42/33