SAFER AYI RİSALESİNİN İLMİ TENKİDİ 2

15 Temmuz 2026 405

SAFER AYI RİSALESİNİN İLMİ TENKİDİ 2

İlmi Tenkit Esas ve İlkeleri Beyanı

إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

(Hz. Şuayb aleyhi’sselam sözlerine şöyle devam eder) Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeye çalışıyorum, muvaffakiyetim de ancak Allah’ın yardımıyladır. Ben, yalnızca O’na güvendim, dayandım ve ancak O’na döneceğim.” (Hûd, 11/ 88)

İlmi Tenkit “İlmi Ehliyeti- Seviyeyi” Gösteren Çift Taraflı Bir Aynadır, Ölçüdür

İlmi tenkit- ilmi değerlendirme faaliyeti tek taraflı bir değerlendirme olmayıp çift taraflı bir değerlendirme yöntemidir. Şöyle ki, ilmi tenkit yapan birisi sadece ilmi eleştiri yaptığı İslam diniyle alakalı ciddi bir meselenin tenkit ve değerlendirmesini yaparken aynı zamanda kendisinin de söz konusu ilmi meseleye ne kadar vâkıf olduğunu, ilmi tenkit ve değerlendirmelerden ne kadar anladığını ve bu gibi ciddi ve önemli meselelerde ehil olup olmadığını da ortaya koymuş olur. İlmi tenkit, Yüce Allah’ın dinindeki kutsal değerler hakkında konuşma ve söz söyleme salahiyetinin ne kadar olduğunun göstergesidir.

İlmi tenkit sadece “nesnesini” (eleştirilen metni/ görüşü) değil, aynı zamanda “öznesini” (tenkit edeni) de tartıya çıkaran çift taraflı bir terazi, ölçü mekanizmasıdır. İslami ilim geleneğinde buna kısaca “İslami usullerin, kişinin ilmi yetkinliğini değerlendirmesi” de diyebiliriz. ​Mecelle’ deki meşhur usul kaidesi: “Usulsüzlük, vusulsüzlüktür.” (Yani bir yöntemi, usulü olmayan kişi hedefe, hakikate ulaşamaz.) Dolayısıyla bir görüşe ”yanlış- hatalı” derken ortaya koyduğunuz ”doğrular’‘ aynı zamanda sizin o ilim dalındaki kalibrenizi, müktesebatınızın derinliğini ortaya koyar. Cerrahi bir titizlik isteyen tenkit ameliyesi zor ve sancılı bir süreçtir.

​                 İlmi Tenkit Esas ve İlkelerinin Beyanı

​İlmi tenkit direkt olarak şahısları, grupları veya cemaatleri hedef alan bir polemik, çatışma ve tartışma aracı değildir. Tamamen ehlisünnet ilmi usullerine göre, muteber deliller ve kaynakları esas alan metin analizine dayalı ilmi bir çalışma ve gayrettir. İlmi çalışmanın kendi asıl ilmi mecrasından saptırılma manevralarına karşı ilmi esas ve ilkelerimiz ana hatlarıyla şunlardır, yeri geldiğinde bunlar hakkında daha ayrıntılı bilgiler de verilecektir:

1- Her şeyden önce Müslümanlara yaşadıkları günlerin, zaman dilimlerinin önemini, değerini ve faziletlerini ehlisünnetin muteber kaynaklarından ve ehlisünnet ölçülerine göre muteber rivayetlerle öğretmek, bildirmek ve anlatmak İslam’ın tasvip ettiği, onayladığı İslami bir tutumdur. Hayırlı ve güzel bir ameldir. Ancak bunu yaparken de ortaya çıkabilecek ilmi bir hatanın düzeltilmesinin de İslami bir gereklilik olduğunun da hatırlatılması, “hakşinaslık” ilkesinin bir gereğidir.

​2- İlmi tenkit İslam dininde mevcuttur, meşrudur: İslam geleneğinde “ilmi tenkit”, hakikatin ortaya çıkmasını ve ilmin canlı ve dinamik kalmasını sağlayan en meşru ilim dallarındandır. İmam Şâfiî’den İmam Gazâlî’ye (rahimehumallah) ve günümüze kadar tüm büyük alimlerimiz bu yapıcı eleştiri yolunda yürümüştür. Konu hakkında gerekli açıklama İLMÎ TENKİT(D)- İLMÎ ELEŞTİRİ NEDİR? isimli makalemizde mevcuttur:

tamtasavvuf.com/ilmi-tenkit-tenkid-elestiri-nedir

​3- ​İlmi Tenkit Usül ve Tartışma Kuralları: İslami ilimler geleneğinde ilmi tenkitin, münazara ilminin, İlmi Hilaf, İlmi Cedel’ in kural, ölçü ve yöntemleri, usül ve esasları geçerlidir. Şahsi görüş ve kanaatlerden hareketle indi mülahazalar, niyet okumalara dayanan her türlü anlayış, izah ve yorum bu ilmi tenkidin kapsamı dışındadır.

4- Sadece İlmi Değeri Olan İtiraz, Cevap ve Karşı Tenkide Kapımız ve Gönlümüz Her Zaman Sonuna Kadar Açıktır:

Bu seride ortaya koyduğumuz argümanlara yönelik kaynak gösterilerek, usule uygun ve ilmi bir dille kaleme alınmış veya dile getirilmiş her türlü “karşı ilmi tenkit” başımızın üstündedir. İlmi namusa yakışan her tür eleştiri ve değerlendirmeler çalışmamıza ilmi anlamda daha da zenginlik katacaktır.

​5- Duygusal Tepkiler, Demagoji, Polemik, Laf Kalabalığı vb. İlmi Değeri Olmayan Her Ne Varsa Muhatap Alınmayacaktır:

Hakaret, niyet okuma, konuyu bağlamından koparma ve konuyla uzaktan ve yakından alakası olmayan şahsi meseleleri hedef alan hiçbir manipülasyon veya demagoji gibi laf kalabalıklarının hiçbir ilmi karşılığı olmadığı için muhatap alınmayacak ve cevap verilmeyecektir. Bu gibi faydasız, boş malayanilerin Allah’ın dininde günah, masiyet ve israftan başka hiçbir karşılığı yoktur.

İslam diniyle alakalı ciddi bir meseleye bu şekilde davranmak, Yüce dinin yüce değerlerini, hükümlerini kendi şahsi ihtirasları için çatışma malzemesi yaparak ilmi seviyeyi düşürmek kişinin dini ne kadar yanlış anladığının göstergesidir. Bu tür manevraların Allah rızasıyla uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur, tamamen nefis ve enaniyet merkezli tavır ve davranışlardır.

6- Her Türlü Algı Manevraları ve Manipülasyon Operasyonlarına Karşı Tutum ve Tavırlar

– ”Safer ayında birtakım bela ve musibetlerin geleceğini beyan eden Allah dostlarına, evliyaya karşı geliyorsunuz, siz, Allah dostlarından daha mı iyi biliyorsunuz?” Şeklindeki bir söyleme cevabımız şöyledir;

İslam tarihi boyunca gelmiş geçmiş ne kadar Allah dostu varsa, gavs, kutup, kutbu’l-aktap, yediler, kırklar, arifler, mürşitler, abdallar, nuceba, meşayıh-ı kiram, tasavvuf ve tarikat ehli, müceddidlerin hemen hemen tamamı -birkaçı müstesna- konuyla ilgili muteber hadis-i şerifleri ve gelmiş geçmiş bütün ulemanın beyanlarını esas alarak ”Safer ayı bela ve musibet ayı değildir” demiştir. İmam-ı Rabbani ve rahmetli pirimiz Mahmud Efendi hazretleri de (Kaddesallahu esrarahuma) bunlara dahildir. Zaten ”Safer ayının bela ve musibet ayı” olup olmadığı tartışmalı bir konu da değildir. Başta sahabe-i kiram efendilerimiz olmak üzere Ümmet-i Muhammed’in bütün alimleri, müçtehitleri, ilim otoriteleri de ”Safer ayının bela ve musibet ayı” olmadığı konusu hakkında sözbirliği etmiştir ki bu ittifak üzerinde icma hasıl olmuş en net meselelerden biridir.

”Safer ayı bela ve musibet ayı değildir” diyen Allah dostları ve alimlerin sayısı yüzbinlerle ifade edilebilirken buna karşılık olarak ”Safer ayına özel birtakım belalardan” bahseden zatların sayısı ise yok denecek kadar azdır. Durum gerçekten böyleyken bize ‘Safer ayında birtakım bela ve musibetlerin geleceğini beyan eden  Allah dostlarına, evliyaya karşı geliyorsunuz, siz, Allah dostlarından daha mı iyi biliyorsunuz?” diyenler de yüzbinlerce Allah dostu ve ulemayı karşısına almış olur ve o zaman biz de onlara ”Safer ayı hakkında hem pek çok sahih ve muteber hadis-i şerifler varken hem de ‘Safer ayının bela ve musibet ayı olmadığını’ beyan eden yüzbinlerce Allah dostlarına, evliyaya ve ulemaya karşı mı geliyorsunuz? siz, Ümmet-i Muhammedin hepsinden daha mı iyi biliyorsunuz?” Deriz.

Bütün bunlara rağmen şayet bir Allah dostunun (ki bütün Allah dostları başımızın tacıdır) veya bir alimin ilmi tenkidin konusu (Safer ayının bela ve musibet ayı olması) hakkında bir sözü ya da bir görüşü naklediliyorsa bu durumda İslam dininin ilmi düsturlarına, ehlisünnet ulemanın usül ve erkanına göre hareket etmek hepimizin boynunun borcudur ki, bu durumda şöyle bir ilmi yol izlenmelidir:

a) İlgili rivayetin nispetini ve kaynağını doğrulamak; hangi kitapta veya kaynakta geçtiğini tespit etmek.

b) Safer ayı bela ve musibet ayı mıdır? Konusu tamamen İslam’la alakalı olduğu için Safer ayıyla alakalı her ne görüş, fikir ve anlayış varsa bütün hepsi tamamen İslami ilimlerin usullerine göre, ehlisünnet ulemanın ilmi kural, ölçü ve yöntemlerine uygun olarak değerlendirilmelidir. Safer ayıyla ilgili hadis-i şerifler de aynı ilmi metotlara göre değerlendirilir. Bu şekilde davranmaktan başka alternatif her yol ehlisünnete muhaliftir.

c) Burada büyük zatların şahsi manevi tecrübelerini sorgulamıyoruz veya yargılamıyoruz zira bu hem haddimiz değildir hem de boyumuzu aşar. Ancak bu konudaki iddialar ‘Müslümanlara din/ ibadet/ belalardan korunma’ olarak sunuluyorsa, bunun delili sadece keşif ve ilham olması yetersizdir.

İslami ilimler usullerinde rüya, keşif, ilham ve zuhuratın varlığı ve müminlerin hayatındaki manevi/ irfani değeri inkâr edilmemektedir. Ancak bunların değeri bütünüyle ‘bireysel/subjektif’ düzeydedir. İslami ilimler metodolojisinde bir şeyin ‘şeriatte delil’ olması, onun bağlayıcı (mülzim) ve denetlenebilir (objektif) olmasına bağlıdır. Keşif ve ilham ise subjektif olduğundan, ne bir helal-haram hükmüne dayanak teşkil edebilir ne de ümmete genel bir mükellefiyet (ibadet, belalardan korunma yöntemi vb.) olarak sunulabilir. Bu sebeple, keşif ve ilhamın şer’i deliller hiyerarşisinde yeri yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır.

Keşif, ilham, zuhurat ve rüyanın İslam dininde delil olup olmadığı ayrıca muteber kaynak, gerekçe ve ispatlarla ele alınacaktır inşallah.

d) İslam’ın muteber, güvenilir ve sağlam kaynaklarında zikredilen bütün çeşitleriyle nafile ibadetler; gayri müekked sünnetler, müstehap/ mendub ve mubah olan bütün ibadet türleri dinimiz İslam’ın teşvik ettiği, onay verdiği, hoş ve güzel karşıladığı amellerdir.

Nafile, mendup, müstehap, tatavvu ibadetlere Müslümanlar hep teşvik edilsin; kerahet vakitleri dışında nafile, mendup, müstehap, tatavvu namazları dileyen kılabildiği kadar hep kılsın. İslamî ölçüler içinde olmak kaydıyla dileyen dilediği kadar nafile oruç tutsun. Aynı şekilde zikirler, tesbihatlar, salavatlar, istiğfarlar, tövbeler, dualar, yakarışları isteyen, arzulayan yapabildiği kadar yapsın, vakitlerini mamur eylesin, Allah Teala hepsini kabul buyursun, âmin. Buna da asla ve kesinlikle hiçbir itirazımız olamaz. Bu tür ibadet ve tâatlara teşvik edenlere herhangi bir müdahale etmemiz söz konusu olamaz fakat burada şunu özellikle belirtmek gerekir ki bu tür nafile ibadetlere ne kadar sevap verileceği ve faziletleri hakkında İslam’ın ortaya koyduğu ölçü ve esaslara hepimizin uyma zorunluluğu vardır. Burası hassas ve dikkat edilmesi gereken önemli bir konudur ki, günümüzde İslami ölçülerin sınırlarını aşan bir hal almıştır maalesef. Mesela; Ramazan ayının son Cuma namazından sonra 4 rekatlık bir namaz tarif ediliyor ve bu namazı kılanın kaza namazlarının hepsi affedileceği söyleniyor ama dinde böyle bir şeyin aslı yoktur, tamamen hurafedir.

e) İslam büyüklerinin, ulemanın, Allah dostlarının muteber kaynaklarda, güvenilir yollarla bize kadar ulaşan beyanlarında teşvik ettikleri, tavsiye ettikleri bir takım zikir, dua, tesbihat, istiğfar, salavatlar ile de isteyen, dileyen kişiler amel edebilir, bunda da herhangi bir sakınca yoktur. Bu gibi konularda serbestlik söz konusu olduğu için dinen herhangi bir sıkıntı yoktur. Şu kadar var ki, bütün bunların şeriatın ölçüleri içinde olması da hepimiz için bağlayıcı bir durumdur.

7- İtibar Suikastı/ Sosyal Medyadan Linç Girişimleri:

Yüce dinimiz İslam’ın yüce ve kutsal değerleri hakkındaki ilmi bir çalışmaya, değerlendirmeye doğru-dürüst ilmi cevaplar vererek Allah Teâlâ’nın rızasına uygun hareket etmek yerine sosyal medya kalabalıklarını arkasına alarak ilmi tenkit yapan kişiyi asılsız boş iftiralarla, yalan ve dolanlarla, karalama ve yaftalarla mesnetsiz bomboş ithamlarla itibar suikastı yapmak artık günümüzde oldukça moda oldu maalesef! Allah’ın dinindeki ciddi bir mesele hakkında ciddi ve ilmi olarak cevap vermek yerine sosyal medyadaki güçlerini kullanarak karşı tarafı linç etme operasyonu yapmak artık sıkça rastlanır oldu ne yazık ki! Yüce ve kutsal değerleri kendi anlayışlarına malzeme yaparak istismar etmek sadece bugün rastlanılan bir durum değil ama bu yüce dinin sahibi Yüce Allah olduğu için mutlaka bir gün gelecek kim haklıysa mutlaka ve kesinlikle ortaya çıkacak Allah’ın izniyle. İnsanlık tarihi boyunca bu değişmez ve tartışmasız bir Allah kanunudur, sünnetullahtır.

İlmi tenkitler yayınlandıktan sonra ilmi tenkidi yapanın şahsına yönelik asılsız ithamların, metodolojik tutarsızlıkları örtbas etmek amacıyla sistematik bir karalama kampanyasına dönüştürüleceğini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek! 2025 Mayıs ayında yayınladığım “Allah dostlarının tasarrufu öldükten sonra da devam eder” konulu makaleye de (”MAHMUD EFENDİ (KUDDİSE SIRRUHU) KABRİ ŞERİFİNDEN BİZİ YÖNETİYOR… HER ŞEYİ YÖNETİYOR” SÖYLEMİ ÜZERİNE – Tasavvuf Araştırmaları Merkezi ) hiçbir ilmi cevap verilmedi ama bu makaleden sonra hem “Vehhabi” hem de “Fetöcü” diyerek hakkımda yapılmayan iftira, yalan ve yafta kalmadı maalesef. Peki günümüz itibariyle (Temmuz 2026) sonuç ne oldu? İlgili makalede anlattığım ne varsa hepsinin doğru ve gerçek olduğu delil ve ispatlarıyla gün gibi ortaya çıktı elhamdülillah. Hakkımda bu kadar çok iftira ve yalanlarla itibar suikasti yapanlar da mecburen geri adım atmak zorunda kaldı elhamdülillah.

Yüce Allah’ın dinindeki bir meseleye ciddi ilmi cevaplar vermek yerine ilim ehline itibar suikastı yapmak, sosyal medya linçleri ve troller eliyle yüce dinin değerlerini gereksiz bir çatışma malzemesi haline getirenlere Hanbeli mezhebinin imamı Ahmet b. Hanbel’in (rahimehullah) Mutezile’ ye karşı verdiği “Kur’an mahluk mudur?” meselesi ibret aynasıdır. Zira o dönemde siyasi otoriteyi ve halk kalabalıklarını arkasına alan Mutezile mensupları geçici bir güç rüzgârı estirerek ilim ehline her türlü işkenceleri yapmıştır. Fakat tarih ve hakikat İmam Ahmed’in tavizsiz ilmi duruşunu tescil etmiş, Yüce Allah hak ve hakikatin gerçek savunucularına her zaman galip kılmıştır. Bugün sosyal medya gücüyle ilmi hakikatleri susturmaya çalışanların akıbeti de bundan farklı olmayacaktır inşallah.

Yorum Alanı